HAVA: Süzülen Bir Sevda…

Sümüklü bebe zamanlarımızdan kalma eski bir alışkanlığımızın adıdır Beşiktaş.

Jimnastik kulübü eklemesini çok da kullanmayız esasında, onun adı Beşiktaş’tır, 3 hece ve 8 harf…

bazılarımız şanslı doğar, konuşmayı bilmezken maçlara gider babasının sırtında, eski zamanın, deplasmanın deplasman olduğu, derbinin manasını bilenler vardır. Heyhat! Şimdiki derbiler sadece bir mastürbasyon bir yerde?

Madem şansı tartışıyoruz, bazılarımız onlar kadar olmasa da, sonradan ikamet edecek olanakları edinirler, istanbul’a gelip, haydarpaşada bir simit yerler, akabinde bir vapurla beşiktaş’a geçerler.

Beşiktaş dediğimiz olgu en fazla maçlarda yaşanıyor, bir de ayazı yediğin zamanlarda. Ne demişler: “istanbul’un havasına, parasına, karısına güven olmaz!” bu laftaki ‘hava’ beşiktaş’tır, ve 3 büyükler bu özlü sözde sıralanmışlardır. Nankör hava, nankör ve insanı rezil eden para, ve nankör kadın…

2003 senesiydi şu şehre anadolu’dan gelişim, yakın zamanlarda da tilki misali inimize döneriz ancak, tam nokta atış yapıp 100. yılı bulmuştum. Üsküdar’da köhne bir eve kapağı atınca derdim tasam beşiktaş’ı görmekti. Ancak o da ne? Beşiktaş sadece iki heykel miydi yani? Nereden bilelim insanların gündelik hayatta ısrarla forma giymediklerini? Ancak balık pazarı bile yeterdi ilk gelen için semt’i anlamaya…

Maçlar başladı derken. Çömezlik zamanlarımız, ne tezahurat biliriz, ne yer biliriz, ne derbi öncesi gişede beklemek gerektiğini, ne de kombine’nin aslında fazlasıyla faydalı bir icat olduğunu. Hepsi bir yana, şimdi aklımızda kalan bir şampiyonluk rüyası var, isteyen istediğini sorgulasın, al kan rengi formam bana o seneden yadigar…

Seneler geçtikçe derin uykuların dehlizleri haşerat yüklü rüyalarından kan ter içinde uyandık. Her sene aynı masallara kandık, yüzümüze soğuk su çarpılınca kör kütük sarhoş döşeklerde, kıpkırmızı gözlerimizi gizlice açtık. Evvelinde sıkıcı yumduğumuz o gözler başka mevsimlerin başka yalanlarına kanmak için, yeni aldanışlara inanmak için yine kapanacaktı… biz bu yalancı baharlar için çok bir saftık. Dünyaya küresel bir ısınma çökmüş, asitler gökten yağar olmuş, biz saf sular aradık…

üsküdardan maç günleri bindiğimiz vapurlar iskeleye yanaşırken tarifi zor tedirginlikler tattık. Dolmabahçenin o ağaçlı yolunda bir ürperti yaşadık. Ve geri dönüş yollarında kimi zaman çocuklar gibi şendik bin atımız olmasa da, kimi zaman dokunsalar ağlayacaktık… çok dokundular gerçi, biz hiç ağlamadık…

nefesimizi derince içimize çekince canımız yandı, yine işin gizemini çözemedik… o an anladık, istanbul’un havasına sevdalıydık… 3 heceye sığdırdık, 8 harfle yaşadık… ya “siyah ulan!” dedik, ya da denileni “beyaz ulan!” diye cevapladık… çok nefes çektik içimize, çok canımız yandı, ama biz bu havaya muhtaçlıktan kurtulamadık…

yalandı belki bu hava, sahteydi belki düşler, ve bir kuklaydık şu cihanda, ama yine de f.d. Deyişiyle:

“bana biraz yalan söyle bu gece; ihtiyacım var!”
biz kartaldan yalanlar istedik.
Biz ona hiç mi yalan söylemedik?

Sevinmek için sevmedik dedik de neden 1in 3ün çeterisini tuttuk? Neden kader maçlarında tribünler boşken zevzekler sardı her yanımızı sahadaki güzel oyunlardan sonra? Neden halen futbol tribünleri tıklım tıklım doluyken, diğer branşların herbiri bu sevdanın kara tuzağı?

Esasında yalanları biz söylemedik! Biz yalanlara muhtaçtık, ciğerlerimize dolan havanın kudretiyle başımız döndü, yanında bir ufak da yalan açtık, suyla karışık, buz atıp, yuvarladık… hep yalanları dinledik, kimi zaman gücendik, kimi zaman kırıldık, ama yürümekle yolları aşındıramadığımız için dolmabahçenin ağaçlı yolundan vazgeçemedik…

sahtekarlar istediği yerde kalsın, güvenmememiz gerektiği binlerce defa söylense de ciğerlerimizde o hava olmadan yapamayız!

Şampiyonlukmuş, paran mı var da heves edersin? gönülmüş meşkmiş, muhitinde karı kız mı var da heves edersin? Senin bir başıboş ciğerlerin var, bir de salacandan tutulmasını beklediğin öğle ezanı sonraların. Ciğerlerinden aldığın nefese onun adını vermişsin, ona muhtaçsın, ona sadıksın, onsuz yapamazsın? O zaman neden bu sahte hevesler, bir de izah edin bana, kim kandırıyor bizleri?

Sümüklü bebe zamanlarımızdan kalma eski bir alışkanlığımızın adıdır Beşiktaş.

Ana karnında çıkınca ciğerlerimize çektiğimiz havadır! Biz ilk ağlamamızı kıçımıza yediğimiz tokattan ötürü değil, ciğerlerimizdeki feci acıdan dolayı yaşadık ve o ağlama, o ilk ağlamaya anlam verebildiğimiz için kundağımızdan beri içimize çektiğimiz her nefesin adıydı o, beşiktaş’tı o!

Şimdi birkaç dakika nefessiz kalında gözlerimiz kararıyor diye, akabinde bembeyaz bir ışık görünüyor diye mi vazgeçeceğiz beşiktaş’tan, aldığımız soluktan? Yalanların zamanı değil şimdi, gerçek tutkuların zamanı…

Sümüklü bebe zamanlarımızdan kalma eski bir alışkanlığımızın adıdır Beşiktaş.

öyle kolay değil sümüklü adama yaşamak, yalanlar var dolanlar var, sahte yüzler ve maskeler var, ölümlerle kalımlar, savaşlarla barışlar, çiçeklerle diblerindeki gübreler…

Kirli bu dünya!
Ama ciğerlerimdeki hava yetiyor yaşamaya… doluyor, damarlarımda akıp, haydarpaşada yediğim simitle karışıyor…
Sonrası mı?
Herşey bok oluyor!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s